Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd
eder, yardımlarını ve bize hidayet etmesini dileriz. Kötü amellerimizden,
nefislerimizin şerrinden yalnız O’na sığınırız. Allah (c.c.) kime hidayet ederse
artık o kişiyi saptıracak kimse olmadığı gibi, O’nun saptırdığını da hiç kimse
hidayete erdiremez. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in âline,
ashabına ve kıyamete kadar ona en güzel şekilde tabi olanlara salât ve selam
olsun.
Yaşadığımız toplumdaki insanların
büyük bir çoğunlunun içinde bulunduğu gaflet, Kuran’ı Kerim’den haberdar olan
her insanın malumudur. Bizler de malik
olandan habersiz, gaflet içinde sürdürülen bu yaşamı ve varlığını sürdürmekte
olan cahiliye inanışlarını kalemimizin gölgesinde oluşan kelimelerle haber verme
gayreti içerisine girmiş bulunmaktayız. Bu yolda
izleyebileceğimiz en etkili yöntemin kendimize soru sormak ve cevapları Kuran-ı
Kerim’den ve sahih hadislerden aktarmak olduğuna karar vererek, çalışmamızı bu
fikir ile kaleme aldık. Neyi, niye, niçin, nasıl ve
neden yaptığını bilmeyen Müslüman’ın muhakkak gaflete düşeceğine tarih
sayfalarına da başvurarak defalarca tanıklık ediyoruz. Gayemiz kimseye hidayet
vermek değil, çünkü bu mutlak anlamda yalnızca Allah (c.c.)’a mahsustur.
Hedefimiz, Müslümanların bir an önce kendilerine gelmeleri için sınırları
çizilmiş bir ülke gibi kabul ve redlerini oluşturmaları ve Allah’ın rızasını
kazanmaya yönelik yaşam sürmeye başlamaları yönündedir. Bu anlamda ticari bir
amaç güdüldüğü söylemlerinden Allah (c.c.)’a sığınırım. Bu cümleleri, din adına
işleyen sömürü mekanizmasının dişlilerinden biri olarak anılma endişemden ötürü
yazıyorum. Yalnızca kitabın çok satmasını amaç edinseydim, gaflet veya cehalete
dayalı bir yazı yazarak toplumu eleştiren insan olmayı gaye edinmezdim. Ne kadar
duygusal metin ve yaşanmış dramatik olay var ise araştırma konusu yapar, onları
aktarırdım. Müslümanların başına ne geldi ise zaten,
mantığı oluşmamış bir konuya duygusal yaklaşmalarından geldi. Bugün de bu
şekilde ilim ehli olarak gözüken, fakat ilmi ile değil duygusal anlatımı ile
gündem oluşturan, öğretici olmaktan uzak nice insanlar vardır. Ağlamaklı
cümleler ile başlardım ve merhametsizleri eleştirirdim. “Sizden bahsediyorum!’’
demez, “Böyleleri de var!’’ diyerek, kimsenin kendi üstüne alınmayacağı cümleler
ile fikrimi aktarıp, reklâmı da temel alan bir kitap tasarlardım. Belirli bir
kitleye ulaşmaya başladıktan sonra da “Yarabbi, üşengeçliğimizden değil de,
acizliğimizden; cahilliğimizden değil de, içinde yaşadığımız zamanın
bereketsizliğinden sana gerektiği şekilde kulluk edemiyoruz. Sen gafuru
rahimsin, bizi af eyle.” üslubunda dualar eder, “âmin” diyenlerle beraber
ağlaşarak, halkın insanı olduğumu da kanıtlardım. Fakat iş öyle değil…
Bilenlerin yüreğinde yara büyük olur. İşte o zaman, ayeti kerimede lanete
uğrayacakları haber verilen, bildiğini gizleyen gruba dâhil olurdum.
ALLAH (c.c.) şöyle buyuruyor:
İndirdiğimiz apaçık delilleri ve
hidayeti Kitap'ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara
hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet etme konumunda olanlar lanet eder.
Bize şah damarından daha yakın olana
iman etmişken nedir ki bunlar, nefsin tutsaklığından başka. Tevhid yolunda
ilerleyenleri, (Ahiret hayatına inandım demelerine rağmen) kimse ahmak
zannetmesin diye bahsediyorum bunlardan…
ALLAH (c.c.) şöyle buyuruyor:
Onlara “Halk nasıl iman etti ise siz
de öyle iman edin” denildiği zaman “Biz hiç beyinsiz, ayaktakımı gibi iman eder
miyiz?” derler. Asıl beyinsiz ayak takımı kendileridir, ama bunu bilmiyorlar.
Onlar müminler ile karşılaştıkları zaman “inandık” derler. Fakat şeytanları,
elebaşları ile baş başa kaldıkları zaman “Biz sizin yanınızdayız, onlarla sadece
alay ediyoruz” derler.
[3]
Bunları, tevhid ehlinden olup da
yanılgılara düştüğünü gözlemlediğim bazı grupların kendisine gelmesi için de
bahsediyorum. Bu kimseler
de bilen ama gizleyen zihniyete dahi olmaktadırlar. Bu insanlar, itikadı sapmaya
yönelmiş birini müşrik, münafık veya kâfir ilan etmeyi, hatta bu kapsamda
çeşitli deliller getirmeyi kendilerine iş edinmiş olmalarına rağmen, imkânları
varken en ufak bir nasihate dahi muhtaç durumda olan kimselere gerekli tebliği
yapmaya tenezzül etmeyen kişilerdir. Bunlar, İslam’ın nasıl doğup büyüdüğünü ve
günümüze nasıl geldiğini bilmiyorlar, zannederim. Bunların inancında, ne
Vahşinin tövbe etmesine ne de kölelerin özgürleştirilmesine imkân
bulunmamaktadır. Oysa Kuran-ı Kerim, hastalığımıza ne de güzel bir reçete
keserek sıhhati bulma yolunu bizlere bildirmektedir…
ALLAH (c.c) şöyle buyuruyor:
Allah'a ve Resulü’ne itaat edin ve
çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin.
Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
Demek ki bunlar, Allah (c.c.)’ın
rahmetinden uzak davranışlardır. Allah’a ve Resulü’ne “inandım” demelerine
rağmen İslam’dan haberi olmayan iyi niyetli saf insanların, düştükleri gafletten
çıkmak için tevhid ehlinin tebliğine ihtiyaçları vardır. Bu formülü ise, Kuran-ı
Kerim bizlere şu şekilde bildirmektedir.
ALLAH (c.c.) şöyle buyuruyor:
Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak
iman edip Salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve
birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.
Küfründe inat edenlere yapılacak
tebliğden bahsetmiyorum. Hayat içerisinde ezilmiş, bilgiye ayıracak zamanı
olmamış, biliyorum zannı ile yaşam süren inançlı,
samimi ama şuursuz insanlardan
bahsediyorum. Şeytanı düşman bilerek varlığına inanmışsanız, kimi kimin eline
bırakıyorsunuz, tekrar düşünün. Bir an önce bu hastalıktan kurtulup, Hz.
Muhammed (s.a.v.)’in yaşadığı zamandaki toplumun merhametli ve azimle çalışan
sahabeleri gibi olmalıyız. Bizler öylesine duygusal
düşünen bir toplumuz ki; Kuran-ı Kerim’in “Size onlardan dost olmaz” demesine
rağmen, birilerinin gözyaşlarına kanarak, “Ağlıyorsa dertlidir, ezgindir,
bizdendir.” diyerek, samimi görünüşlere aldanıp, kendimizi o fikre teslim
etmekteyiz. Bizler, öylesine duygusal düşünen bir toplumuz ki; defalarca
izlediğimiz bir filmin en duygusal sahnesi hafızalarımıza kazınmasına rağmen,
sadece o sahnesi için filmi tekrar tekrar izlemekteyiz. Bizler, öylesine
duygusal düşünen bir toplumuz ki; vaatlerinin genellikle hiç birini görmesek de,
merhamet içerikli konuşmalarından ötürü, siyasetçilerimizi defalarca başa
getirenleriz. Ah bizler ah! İslam’ın mantık kısmını
yaşantımıza uyarlamadan, doğruluğunu Kuran’a sormadığımız bilgiyi esas kabul
edip, dinimizi görsel veya yazılı medyada ki ne olduğu belli olmayan kişilerin
güzel görünümleri ve tatlı konuşmalarına tamah ederek öğreniyoruz. Ölçümüz,
kişinin dediklerinin Kuran’a uyup uymaması değil, diyenin hoş bir üslup ile
kibar ve tane tane anlatması olmuştur. Denilenin önemini veya doğruluğunu hiç
araştırmadan kabullenmekteyiz. Konu veya konular hakkında yeterli bilgimiz
olmadığı halde bir konuyu fikir yürüterek çözme, aktarma, insanları buna ikna
etme ve kendimize de inandırma çabası içerisinde hayatımızı geçiriyoruz. Vallahi
bu durum, insanın kendi helakının oluşması için yeterli bir sebeptir. Bir an
önce bu alışkanlıktan vazgeçmeli, periyodik olarak Kur’an-ı Kerim okumalı, onun
mesajları üzerinde düşünmeli ve yaşantımıza uyarlama çabası içerisinde
olmalıyız. Sonuç olarak, kurtuluşun adresi üç
dönemeçte yatmaktadır. Doğru bilgi, bu bilgi ile amel ve yaşanılır alanı
genişletmek için tebliğ. İşte bu anlamda başarı; ne bu kitabın çok satması ne de
kitlelere ulaşmaktır. Ne yazık ki “başarı” kelimesi de günümüz cahiliyesin de
“tuttuğunu koparmak”, “kariyer sahibi olmak”, “iyi bir gelecek vaat eden iş
sahibi olmak”, v.b. gibi şeylerle beraber anılmaktadır. Zaten “başarı” anlayışı,
cahiliyenin var olduğu tüm zamanlarda, bu ve bunun gibi nefsi temel alan
esaslara dayandırılmıştır. Oysaki müminin başarısı, Rabbinin rızasını kazanma
gayreti içerisinde verdiği yaşam mücadelesinde yatmaktadır. Başarı da budur,
mutluluk da budur… Onun için, ne mutlu her şeye rağmen hayatını rızalık kazanma
peşinde sürdürene, ne mutlu bataklık çukurunun içinde bile iman elbisesi
kirlenmeyene, ne mutlu MÜSLÜMANIM diyene! Biz de
âcizane, Rabbimizin rızasını kazanmak gayesi ile geleceğe bir kitap bırakmak
için, aldık elimize kâğıdı kalemi ve Müslüman’ın İslam’a bakışının nasıl olması
gerektiğini özlü bir biçimde işleme gayretine girdik.
Yalnız geçirilen dakikalar da, okunan
satırlar üzerinde gelin hep birlikte baş başa vererek sohbet edelim. Ölçüleri
bir olmadıktan sonra insanlar, birbirlerini tanıma gereği hissetmezler. Gelin
hep beraber Allah’ı ve Resulü’nü ölçümüz olacak kadar tanıdıktan sonra,
birbirimizi tanıma gerekliliğimizi oluşturalım. Bu manada İnşallah çalışmamız
yeni Müslümanlarla tanışma ve bir araya gelme vesilemiz de
olacaktır.
İlhan Tosun
[2]
Bakara suresi,159. Ayet
[3]
Bakara suresi, 13–14. Ayetler
[4]
Enfal suresi, 46. Ayet
[5]
Asr suresi, 2–3. Ayetler