|

ÖNSÖZ
| |
Siteden
İncele |
Word
(DOC ) |
Adobe
(PDF) |
İNDİR |
| Önsöz |
 |
 |
 |
 |
Rahman
ve Rahim olan ALLAH’IN adı ile
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd eder,
yardımlarını ve bize hidayet etmesini dileriz. Kötü amellerimizden,
nefislerimizin şerrinden yalnız O’na sığınırız. Allah (c.c.) kime
hidayet ederse artık o kişiyi saptıracak kimse olmadığı gibi, O’nun
saptırdığını da hiç kimse hidayete erdiremez. Peygamberimiz Hz. Muhammed
(s.a.v.)’in âline, ashabına ve kıyamete
kadar ona en güzel şekilde tabi olanlara salât ve selam olsun.
Yaşadığımız toplumdaki insanların büyük bir
çoğunlunun içinde bulunduğu gaflet, Kuran’ı Kerim’den haberdar olan her
insanın malumudur. Bizler de malik
olandan habersiz, gaflet içinde sürdürülen bu yaşamı ve varlığını
sürdürmekte olan cahiliye inanışlarını kalemimizin gölgesinde oluşan
kelimelerle haber verme gayreti içerisine girmiş bulunmaktayız.
Bu yolda izleyebileceğimiz en etkili yöntemin
kendimize soru sormak ve cevapları Kuran-ı Kerim’den ve sahih
hadislerden aktarmak olduğuna karar vererek, çalışmamızı bu fikir ile
kaleme aldık.
Neyi, niye, niçin, nasıl ve neden yaptığını
bilmeyen Müslüman’ın muhakkak gaflete düşeceğine tarih sayfalarına da
başvurarak defalarca tanıklık ediyoruz. Gayemiz kimseye hidayet vermek
değil, çünkü bu mutlak anlamda yalnızca Allah (c.c.)’a mahsustur.
Hedefimiz ise Müslümanların bir an önce kendilerine gelmeleri, sınırları
çizilmiş bir ülke gibi kabul ve redlerini oluşturarak, Allah’ın rızasını
kazanmaya yönelik yaşam sürmeye başlamaları yönündedir. Bu anlamda
ticari bir amaç güdüldüğü söylemlerinden Allah (c.c.)’a sığınırım. Bu
cümleleri, din adına işleyen sömürü mekanizmasının dişlilerinden biri
olarak anılma endişemden ötürü yazıyorum. Yalnızca kitabın çok satmasını
amaç edinseydim, gaflet veya cehalete dayalı bir yazı yazarak toplumu
eleştiren insan olmayı gaye edinmezdim. Ne kadar duygusal metin ve
yaşanmış dramatik olay var ise araştırma konusu yapar, onları
aktarırdım.
Müslümanların başına ne geldi ise zaten, mantığı
oluşmamış bir konuya duygusal yaklaşmalarından geldi. Bugün de bu
şekilde ilim ehli olarak gözüken, fakat ilmi ile değil duygusal anlatımı
ile gündem oluşturan, öğretici olmaktan uzak nice insanlar vardır.
Ağlamaklı cümleler ile başlardım ve merhametsizleri eleştirirdim.
“Sizden bahsediyorum!’’ demez, “Böyleleri de var!’’ diyerek, kimsenin
kendi üstüne alınmayacağı cümleler ile fikrimi aktarıp, reklâmı da temel
alan bir kitap tasarlardım. Belirli bir kitleye ulaşmaya başladıktan
sonra da “Yarabbi, üşengeçliğimizden değil de, acizliğimizden;
cahilliğimizden değil de, içinde yaşadığımız zamanın bereketsizliğinden
sana gerektiği şekilde kulluk edemiyoruz. Sen gafuru rahimsin, bizi af
eyle.” üslubunda dualar eder, “âmin” diyenlerle beraber ağlaşarak,
halkın insanı olduğumu da kanıtlardım. Fakat iş öyle değil…
Bilenlerin yüreğinde yara büyük olur. İşte o
zaman, ayeti kerimede lanete uğrayacakları haber verilen, bildiğini
gizleyen gruba dâhil olurdum.
ALLAH (c.c.) şöyle buyuruyor:
İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti
Kitap'ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem
Allah lanet eder, hem de bütün lanet etme konumunda olanlar lanet eder.
Bize şah damarından daha yakın olana iman
etmişken nedir ki bunlar, nefsin tutsaklığından başka. Tevhid yolunda
ilerleyenleri, (Ahiret hayatına inandım demelerine rağmen) kimse ahmak
zannetmesin diye bahsediyorum bunlardan…
ALLAH (c.c.) şöyle buyuruyor:
Onlara “Halk nasıl iman etti ise siz de
öyle iman edin” denildiği zaman “Biz hiç beyinsiz, ayaktakımı gibi iman
eder miyiz?” derler. Asıl beyinsiz ayak takımı kendileridir, ama bunu
bilmiyorlar. Onlar müminler ile karşılaştıkları zaman “inandık” derler.
Fakat şeytanları, elebaşları ile baş başa kaldıkları zaman “Biz sizin
yanınızdayız, onlarla sadece alay ediyoruz” derler.
[3]
Bunları, tevhid ehlinden olup da yanılgılara
düştüğünü gözlemlediğim bazı grupların kendisine gelmesi için de
bahsediyorum. Bu kimseler de bilen ama gizleyen zihniyete dahi
olmaktadırlar. Bu insanlar, itikadı sapmaya yönelmiş birini müşrik,
münafık veya kâfir ilan etmeyi, hatta bu kapsamda çeşitli deliller
getirmeyi kendilerine iş edinmiş olmalarına rağmen, imkânları varken en
ufak bir nasihate dahi muhtaç durumda olan kimselere gerekli tebliği
yapmaya tenezzül etmeyen kişilerdir. Bunlar, İslam’ın nasıl doğup
büyüdüğünü ve günümüze nasıl geldiğini bilmiyorlar, zannederim. Bunların
inancında, ne Vahşinin tövbe etmesine ne de kölelerin
özgürleştirilmesine imkân bulunmamaktadır. Oysa Kuran-ı Kerim,
hastalığımıza ne de güzel bir reçete keserek sıhhati bulma yolunu
bizlere bildirmektedir…
ALLAH (c.c) söyle buyuruyor:
Allah'a ve Resulü’ne itaat edin ve çekişip
birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin.
Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
Demek ki bunlar, Allah (c.c.)’ın rahmetinden
uzak davranışlardır. Allah’a ve Resulü’ne “inandım” demelerine rağmen
İslam’dan haberi olmayan iyi niyetli saf insanların, düştükleri
gafletten çıkmak için tevhid ehlinin tebliğine ihtiyaçları vardır. Bu
formülü ise, Kuran-ı Kerim bizlere şu şekilde bildirmektedir.
ALLAH (c.c.) şöyle buyuruyor:
Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak iman
edip Salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve
birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.
Küfründe inat edenlere yapılacak tebliğden
bahsetmiyorum. Hayat içerisinde ezilmiş, bilgiye ayıracak zamanı
olmamış, biliyorum zannı ile yaşam süren inançlı, samimi ama şuursuz
insanlardan bahsediyorum. Şeytanı düşman bilerek varlığına inanmışsanız,
kimi kimin eline bırakıyorsunuz, tekrar düşünün. Bir an önce bu
hastalıktan kurtulup, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yaşadığı zamandaki
toplumun merhametli ve azimle çalışan sahabeleri gibi olmalıyız.
Bizler öylesine duygusal düşünen bir toplumuz
ki; Kuran-ı Kerim’in “Size onlardan dost olmaz” demesine rağmen,
birilerinin gözyaşlarına kanarak, “Ağlıyorsa dertlidir, ezgindir,
bizdendir.” diyerek, samimi görünüşlere aldanıp, kendimizi o fikre
teslim etmekteyiz. Bizler, öylesine duygusal düşünen bir toplumuz ki;
defalarca izlediğimiz bir filmin en duygusal sahnesi hafızalarımıza
kazınmasına rağmen, sadece o sahnesi için filmi tekrar tekrar
izlemekteyiz. Bizler, öylesine duygusal düşünen bir toplumuz ki;
vaatlerinin genellikle hiç birini görmesek de, merhamet içerikli
konuşmalarından ötürü, siyasetçilerimizi defalarca başa getirenleriz.
Ah bizler ah! İslam’ın mantık kısmını
yaşantımıza uyarlamadan, doğruluğunu Kuran’a sormadığımız bilgiyi esas
kabul edip, dinimizi görsel veya yazılı medyada ki ne olduğu belli
olmayan kişilerin güzel görünümleri ve tatlı konuşmalarına tamah ederek
öğreniyoruz. Ölçümüz, kişinin dediklerinin Kuran’a uyup uymaması değil,
diyenin hoş bir üslup ile kibar ve tane tane anlatması olmuştur.
Denilenin önemini veya doğruluğunu hiç araştırmadan kabullenmekteyiz.
Konu veya konular hakkında yeterli bilgimiz olmadığı halde bir konuyu
fikir yürüterek çözme, aktarma, insanları buna ikna etme ve kendimize de
inandırma çabası içerisinde hayatımızı geçiriyoruz. Vallahi bu durum,
insanın kendi helakının oluşması için yeterli bir sebeptir. Bir an önce
bu alışkanlıktan vazgeçmeli, periyodik olarak Kur’an-ı Kerim okumalı,
onun mesajları üzerinde düşünmeli ve yaşantımıza uyarlama çabası
içerisinde olmalıyız.
Sonuç olarak, kurtuluşun adresi üç dönemeçte
yatmaktadır. Doğru bilgi, bu bilgi ile amel ve yaşanılır alanı
genişletmek için tebliğ. İşte bu anlamda başarı; ne bu kitabın çok
satması ne de kitlelere ulaşmaktır. Ne yazık ki “başarı” kelimesi de
günümüz cahiliyye sinde “tuttuğunu koparmak”, “kariyer sahibi olmak”,
“iyi bir gelecek vaat eden iş sahibi olmak”, v.b. gibi şeylerle beraber
anılmaktadır. Zaten “başarı” anlayışı, cahiliyenin var olduğu tüm
zamanlarda, bu ve bunun gibi nefsi temel alan esaslara dayandırılmıştır.
Oysaki müminin başarısı, Rabbinin rızasını kazanma gayreti içerisinde
verdiği yaşam mücadelesinde yatmaktadır. Başarı da budur, mutluluk da
budur… Onun için, ne mutlu her şeye rağmen hayatını rızalık kazanma
peşinde sürdürene, ne mutlu bataklık çukurunun içinde bile iman elbisesi
kirlenmeyene, ne mutlu MÜSLÜMANIM diyene!
Biz de âcizane, Rabbimizin rızasını kazanmak
gayesi ile geleceğe bir kitap bırakmak için, aldık elimize kâğıdı kalemi
ve Müslümanın İslam’a bakışının nasıl olması gerektiğini özlü bir
biçimde işleme gayretine girdik. Meseleleri kavramsal boyutları ile
açıklayan nice kitap mevcut olduğu için çalışmamızı, halkın kullandığı
kelimelerle açıklamayı ve örneklere dökmeyi, daha uygun gördük. İnşallah
bu açıklamalardan sonra, kitabımız içerisinde mevcut bulunan yanlışlar
varsa kendimden, elde edilmiş bir başarı varsa da Allah (c.c.)’tan
olduğunu belirterek, kitabımıza başlayalım…
ÖNEMLİ
NOT
Bu kitap Allah (c.c)’a ve Resulü (a.s.m.) ’ne
iman ettim diyenlerin, dinlerindeki ve dinin sahibine olan
inançlarındaki eksiklikle her an hayatlarının sonuna yaklaşırken, gaflet
uykusundan uyandırılması amacı ile hazırlanmıştır. Kul’a düşen
tebliğdir. Hidayeti veren de, kişide tesiri yaratan da mutlak anlamda
yalnızca ALLAH azze ve celle’dir.
Ramazan
oğlu İlhan
TOSUN
[2]
Bakara Suresi,159. Ayet
[3]
Bakara Suresi, 13–14. Ayetler
[4]
Enfal Suresi, 46. Ayet
[5]
Asr Suresi, 2–3. Ayetler
|